Eceabat’ta Sağlıklı Yaşam: Yarımadanın Sofrası


Çanakkale’den kalkan feribot kısa bir yolculuğun ardından Eceabat iskelesine yanaşır; martılar, araç kuyruğu ve çay ocağından yükselen buhar yolcuyu birlikte karşılar. İskelenin hemen arkasında sakin sokaklar başlar, biraz ötede Kilitbahir’in yonca biçimli kalesi Boğaz’ın en dar yerine bakar. Eceabat, Gelibolu Yarımadası’nın güneyinde, bir yanı Boğaz’a, öbür yanı Ege’ye açılan küçük bir ilçedir. Yılın belli dönemlerinde tarihi alanı gezmeye gelen kalabalıklarla dolar, geri kalan zamanda ise tarlaların ve balıkçı teknelerinin sessiz temposuna döner. Bu iki farklı yüz, burada yaşayanların beslenmesini de şekillendirir.

Tarihi alanda uzun yürüyüşlerin sofraya yansıması

Gelibolu Yarımadası Tarihi Alanı’nda rehberlik yapanlar, şoförler ve alan içindeki tesislerde çalışanlar günün önemli bölümünü açık havada ve ayakta geçirir. Yamaçlarda, anıtlar arasında saatlerce süren yürüyüşler hem kas hem de sıvı yükü getirir. Böyle günlerde sabah kahvaltısını atlamamak, yanında su şişesi ve bir iki meyve taşımak, öğle arasında kızartma ve hamur işi yerine bakliyatlı ya da sebzeli bir yemek seçmek enerjiyi gün boyu dengede tutar. Akşam eve dönüldüğünde açlıkla büyük porsiyonlara yüklenmek yerine, gün içine yayılmış küçük öğünler daha rahat bir uyku ve ertesi güne dinç bir başlangıç sağlar.

Palamut ve lüfer mevsiminde Boğaz balığı

Sonbahar geldiğinde Boğaz’da balık göçü başlar ve Eceabat’ın balıkçıları için en hareketli dönem açılır. Palamut ve lüfer tezgâhlara çıkar, istavrit ve sardalya ise yılın büyük bölümünde bulunur. Göç mevsiminde yakalanan balık hem taze hem de yağ bakımından zengindir; omega-3 açısından en değerli dönemi de çoğunlukla budur. Palamudu ızgarada ya da fırında soğan ve domatesle pişirmek, yanına roka ve maydanozlu bir salata eklemek dengeli bir akşam yemeği kurar. Tuzlanmış ve kurutulmuş balıklar ise lezzetli olsa da tuz yükü nedeniyle tansiyonu olanlar için ara sıra tüketilecek bir lezzet olarak kalmalıdır.

Yarımadanın tarlaları: buğday, ayçiçeği, zeytin

Eceabat köylerinin çevresinde buğday ve ayçiçeği tarlaları, yamaçlarda da zeytinlikler uzanır. Bu ürünlerin her biri sofraya farklı biçimde girer. Köyde yapılan ekmek ve yufka, tam buğday unuyla hazırlandığında lif bakımından daha zengin olur ve tokluk süresini uzatır. Ayçiçeği yağı kızartmalarda sık kullanılır; oysa zeytinyağı hem soğuk tabaklarda hem de orta ateşteki pişirmelerde daha uygun bir seçenektir. Çekirdek çitlemek yaygın bir alışkanlıktır ama tuzlu kavrulmuş çekirdek kolayca avuç avuç tükenir; tuzsuz olanı tercih etmek ve bir kâseyle sınırlı tutmak gerekir.

Rüzgârlı kışlarda sıcak ve hafif yemekler

Yarımada kışın poyrazı ve lodosu sert yaşar; feribot seferlerinin aksadığı, sokakların erkenden boşaldığı günler olur. Bu dönemde sofraya sıcak çorbalar, tencere yemekleri ve fırın işleri ağırlık kazanır. Mercimek, tarhana ve sebze çorbaları hem ısıtır hem de az enerjiyle doyurur. Kuru fasulye ya da nohut yemeğinin yanına bulgur pilavı ve turşu yerine taze bir lahana salatası koymak öğünü daha dengeli kılar. Kış boyunca hareket azaldığı için, evde yapılabilecek kısa egzersizler ya da hava açtığında sahil boyunca bir yürüyüş, metabolizmayı canlı tutmanın en basit yoludur.

Sakin bir ilçede ileri yaşta beslenme

Eceabat’ın nüfusunun önemli bir kısmını, ömrünü bu topraklarda geçirmiş ileri yaştaki insanlar oluşturur. Yaş ilerledikçe iştah azalır, çiğneme ve yutma güçleşebilir, kas kütlesi kaybı hızlanır. Bu dönemde her öğüne protein eklemek, örneğin yumurtayı, yoğurdu, balığı ya da mercimeği düzenli kullanmak kasları korumaya yardım eder. Susama hissi de yaşla birlikte zayıfladığı için su içmeyi belli saatlere bağlamak faydalıdır. Yalnız yaşayan yaşlılarda yemek hazırlamak zahmetli gelebilir; komşularla birlikte pişirmek ve sofrayı paylaşmak, hem beslenmeyi hem de gönlü besler.

Bu yazıyı tamamlayan diğer konulara Çanakkale diyetisyen rehberi sayfasından ulaşabilirsiniz.